Çok alakasız bir sabahın çok alakasız bir saatinde kaleme alıyorum bu yazıyı. Muhtemelen akşam saatlerinde okuyor olacaksınız. Konusu?

Konusu yok, hiçbir bağlantısı olmayan bilinç akışı birkaç satırdan ibaret olacak. Benim için önemsiz bir kağıt parçasından ibaret yazacaklarım, lakin belki sizlerde bir şeyler uyandırır.

Üstümde abimin verdiği askeriyeden kalma krem rengi kirli bir tişört, altımda çakma adidas eşofmanım var. Estetikten ve güzelliklerden pek uzak bir haldeyim. Sigaramdan yaktım, oturdum masamın başına. Aklımda ne kemiklerimi kıran anılar, ne de gözlerimi yakan pişmanlıklarım var. Ama aynı şekilde bir şükürsüzlük de taşımaktayım.  Sanki elimdekiler bana zaten verilmesi lazımmış da, hakkım olanı almışım, ekstra bir şeyi değil. Garip ama olabildiğince müdahalesiz dinlediğim hislerimi buraya yazıyorum.

Mesele aslında neyi nasıl gördüğüm ve ne yaptığım. Kendinizden pay biçiniz:

Her şey düşündüğümden daha bireysel, her şey herkesi değil kişiyi ilgilendiriyor. Nasıl algıladığım, nasıl davrandığım, nasıl hissettiğim… Kafamın içinde olup bitenleri kontrolümün olduğu ama asla kontrol etmek istemediğim şeyler olarak nitelendiriyorum. Bildiğim şeyler ise sadece dışarıda gördüklerimin aklımda canlandırdıkları. Ama o kadar korkağım, belki de o kadar yüzsüzüm ki yaptığım mantıksız davranışlarımın sorumluluğunu bile lafta alıyorum. Lafta alabilmek de belki iyi bir şey fakat uzun bir süredir yok ettiklerimden hiçbir şekilde suçluluk duymuyor, inşa ettiklerimden iftihar etmiyorum. İnsanları zarar gördüğüm anda hayatımdan çıkarmakla kalmıyorum, kafamda yok ediyorum. Buna da ‘’tersim pistir’’ sıvasını çekiyor, bir daha da dönüp bakmıyorum.

İnsan bu öldürür tabi ki. Hepimizin eline ve dişine kan bulaşmış. Ama bazı geceler öldürüp gömdüklerim kapımı çalıyor. Gömdüklerimden kastım ise, iyi kötü olan her şey aslında. Artık olmayan her şey, biraz da ‘’ya eğer böyle olsaydı?’’ sorusu ile beraber gelen cevapların ortalaması. Gömdüklerimle ne yapıyoruz peki? Sadece oturuyoruz öyle… Sanki dün olmuş gibi hissettiğim şeylerin üzerinden seneler geçmiş, ben de o gün orada otururken fark ediyorum. İnsan kendisinin başına gelmişlerle konuşması önemli. Konuşuyoruz da, ne ki konuşulanlar?

Konuşulanlar aynı. Senelerdir yeni bir kelime yok dudaktan çıkan. Ufak farklar var, o da ağzımızda daha fazla küfür, kül tablamızda daha fazla izmarit ve içimizi kuşatmış daha çiğ bir nefret… Hulasa, seneler geçmiş de ben hala aynı masada oturmuş bekliyorum gibi. Fakat her şey öyle ya da böyle daha iyi bir şekilde değişti, inkar etsem de.

Bu değişimlere genelde sinirle ya da içtenlikle karşıladım. Sinirli olduğum anlarda biraz daha merhametli olmayı dilerdim.. Biraz daha, bir tutam daha merhamet isterdim. Kendime karşı, aileme karşı, çevremdeki yüzlere karşı, sevdiğim kadına karşı… Bunu fark etmek de önemli, böyle düşünüyorum.

Canımı sıkanlara gelecek olursam da;

Beklediğim şey düzelmesi ya da bitmesi de değil. Düzelmiş, düzelmemiş, bitmiş ya da bitmemiş, hiçbir şekilde ilgilendirmiyor bendimi. Sandal ağaçlarının kokusu, guguk kuşunun şarkıları, serin bir rüzgar ve hala on yedi yaşımda, bir şeylerin değişmesi için bilmem kaç dönümlük bir tarlanın ortasında oturup ağladığım o kırık çamurlu toprağın üstündeyim. Seneler sonra bile böyle hissedebilmek artık bir durum değil, karakterimin bir parçası olmuş. Buraya kadar yazdıklarım içinizde sizi rahatsız eden bir şeyleri uyandırmış olabilir fakat sizleri temin ederim ki ben bu ‘’can sıkıcı’’ şeyleri ustalıkla özümsediğimi düşünüyorum. O gün o toprağın üstünde oturmayıp bir şeyler değişsin diye belki içten bir dua etmeseydim ya da artık bu işler nasıl işliyorsa, burada olmayacaktım. Değişim için ağladım da değişince güldüm mü?

Hayal ettiğim gibi gülmedim tabi ki. Öyle ya da böyle, hiçbir şey aynı değil. Hüzünle ve çok derin bir mutlulukla söylüyorum, hiçbir şey aynı değil ve bu beni ziyadesi ile memnun ediyor. Değişen her şey bir tarafa, ben bir tarafa, hepimiz bir tarafa dursun, peki bu kadar sıkıntının sonucu?

Sonuç bir yol var, ve gidiyorsun, gittiğin yolun kıymetini de o yarım saat önce geçtiğin o dönemeçte anlıyorsun. Ama hala içinde bir şeyler tam değil, hala içinde bir şeyler eskisi kadar olmasa da derine, vücuduna iğneyi batırıyor. Sonra fark ediyorsun ki, başladığın ve bitirdiğin o iki ucun da bir önemi kalmamış. Sadece ikisinin ortasında, hiç tahmin etmediğin o patikada sen, sen olmuşsun. Yani, ortada kalarak değişmişsin. Başlarken asla yürüyeceğini düşünmediğin, bitirirken de oradan geçmiş olduğuna inanmayacağın tam o dönemeç seni belirlemiş. ”Benliğim” dediğin şey, ne senin planladığın ne de elde ettiklerin aslında. Orada, iki uç noktanın ortası tam olarak sensin.

Ama asla o yolun ortasında olup olmadığını anlayamayacaksın.

Kafanı kaldırmadığın sürece.

Söylemek isterim ki, kafanı kaldırırsan yarın tam o orta yolda olacaksın. Değiştiğin o kaldırımda olduğunu anladığında da farklı şeyler göreceksin. Farklı şeyleri gördüğün zaman, arkadaşlarının muhabbetleri seni sıkacak, seçmediğin sorumlulukların üzerine gelecek. Sonra anlayacaksın:

Herkesin bir felsefesi var. Fakat bunun da bir önemi yok, çünkü arkadaşlarımız ile birbirimize reels videoları atıp kaydırmak daha kolay. Herkes kendine has bir töze sahip fakat bunun da bir önemi yok, herhangi bir kafede oturup lattelerimizi yudumlarken çevremizde hiç de önem vermediklerimizin hayatında ne halt ettiğini küstahça eleştirmek daha basit. Kaçmak eylemini, ‘’chill’’ takılmak olarak etiketleyip devam edecek, aslında hiç de istemediğin şeyleri yapıp duracaksın.

Bunu fark ettiğimde dün yaşındaydım. Bugün ise buradayım, anlatmaya çalışıyorum. Yeri ve zamanı geldiğinde, gerekirse yolumdan çıkıp tecrübe elde etmek için tekrardan hayatımı bile ortaya koyacağımdan emin olmak istiyorum. Konuşacak ya da yazacak şeylerimin tükenmesi demek, kafama en güzelinden bir kurşun demektir, bunu böyle nitelendiriyorum. Bu sebeple içimdekileri tanımlamak ve teşhis koymayı hayati bir eylem olarak görüyorum. 21 yaşımdayken neler yaptığımı hatırlamaya hakkım var. Sizin de bu yaşınızı hatırlamaya hakkınız var. Bunun en güzel yolu da tek başınıza oturup yazmaktan geçiyor.

Herkese söylediğim gibi, yazmak, görmeye başlamanın bir parçası gibi gözümde. Bakmayın bu sanat sepet tayfasına, bakmayın bizlere. Tek farkımız kelimeleri daha da süslemek başka bir deyişle bir eti soteleyip pişirmekten ibaret. Et aynı et, kelimeler aynı kelimeler. Komiktir. Bu fikrimden dolayı da yazdıklarımdan iftihar etmem. Siz de okuduklarınızdan iftihar etmeyiniz. Elinize kalem alıp kalbinizden yazdığınız üç satır, laf olsun diye okuduğunuz üç romandan büyüktür.

Daha fazla ‘’gerçek’’ bir şeyler tüketmek zaruri.  Şahsi olarak daha fazla gerçeklik aşeriyorum, bulamadıkça da daha fazla canım sıkılıyor. Sonra da kolay yolu seçip, herkes gibi oluyorum. Beynimi kızgın yağın içine atıp kızartıyorum ve hiçbir şeyi ciddiye almıyorum. Belki bir gün, belki on gün…

Maksadım ise basit, kendimi uyuşturmak değil, nerede olursam olayım uyanık olmak. Tek mesele, belki de, sadece uyanık olma isteği.

Uyanık kalalım. Sevgilerle…

By Ahmet Kağan Sefer

Yitik Defter'in kurucusu. Çabuk sıkılır, insan sevmez. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi - Rus Dili & Edebiyatı Öğrencisi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir