Şu soruların cevaplarının hayatıma düşündüğümden daha fazla etkisi olduğunu fark ettim: Okuduğum ilk kitap hangisiydi? Bana okunan ilk kitap hangisiydi? Okuma alışkanlığımı hangi kitapla kazandım ve kaybettim? Siz de bence bu soruları kendinize sorun.
Yeni evimize taşınırken gün yüzüne çıkan çocukluğumdan kalma birkaç kitabımla geçmişe ışınlandım. Belki bu kitapların içeriğiyle ilgili bir seri de oluşturabilirim burada, bilemem. Lakin şunu fark ettim: benim dalgalı bir okuma serüvenim olmuş, hatta okumaktan nefret ettiğim bir dönemimin bile olduğunu hatırladım. Bu yazımda kitaplarla ilgili kritik dönemlerimi paylaşacağım.
Okuduğum ilk +100 sayfalık kitabım Pollyanna‘ydı. 2. sınıftaki Türkçe kitabımızda özeti vardı, ondan sonra merak edip tam halini okumaya başlamıştım. Hikayede sürekli bir “mutluluk oyunu” var. Hayata veya hayatta yaşanan durumlara (iyi-kötü fark etmez) iyi yönden bakmamız gerektiğini mi öğretiyordu bize acaba? Eğer amaç buysa, bravo, hiçbir şey öğrenememişim. Buna rağmen okumaktan keyif aldığım bir kitap olmuştu.
Pollyanna’dan sonra zevk alarak okuduğumu hatırladığım bir diğer kitap ise Dünyanın En Güçlü Kızı. 4. ya da 5. sınıfa gidiyordum. Yani artık resimsiz kitaplar okumam gerekiyordu. Büyümüştüm zira. Sınıf kütüphanemizde vardı bu kitap. Öyle olmasına rağmen içerisinde bu kadar çok resim barındırmasına şaşırmıştım ama aynı zamanda çok da hoşuma gitmişti. Üstelik dili de ağır değildi, hikaye akıcıydı. Yani her şey harikaydı. Okuma saatlerimiz olurdu ve normalde her seferinde farklı bir kitap okumamız önerilirken ben sürekli bu kitabı alıyordum çünkü devamını hep merak ederdim. Acaba Josie bu sefer neyi kaldırıp herkesi şaşırtacaktı? Resimli bir kitap olduğu için bir-iki arkadaşım benimle dalga geçmiş olabilir. Çocuk muymuşum da hâlâ resimli kitap okuyormuşum? Evet çocuğum, ayrıca sınıfın kütüphanesinde bulunan bir kitaptı. Özür dilerim, 10 yaşımda siyasi içerikli kitaplar ilgimi çekmediği için.
Yine aynı yıllarda Pıtırcık serisine genel çapta büyük ilgi vardı. Sınıf kütüphanemizde o da mevcuttu ama elime bir ya da iki defa geçmiştir. Onu da çok beğenmiştim ama maalesef çok seveni vardı. Annem istediğim her kitabı alırken Pıtırcık’ı neden almadığını bilmiyorum. Şimdi bu yazdığımı okuduğunda bana ya “Ben böyle bir şey hatırlamıyorum” ya da “Sen hiç Pıtırcık’ı istemedin ki” diyecektir. Şaka yapıyorum, seviyorum seni <3
11-13 yaşlarımdaydım sanırım, keyif alarak okuduğum ilk +200 sayfalık kitap… Üstelik 2 ciltlik! Hangi kitap mı? Hemen cevaplayayım: Falcılar Kulübü Kızları. Tabii bunları yazarken biraz araştırma yaptım. Meğerse Falcılar Kulübü olarak daha fazla serisi bulunuyormuş. Bu bilgiyi öğrenmemin üzüntüsünü yaşıyorum çünkü abartmıyorum, belki de lisenin son yıllarına kadar üçüncü kitap çıkacak mı diye beklemişimdir. Her neyse… Hafiften spiritüel şeylere merakı olan küçük Selene’ye yön veren kitap. Kendilerini hâlâ saklıyorum.


İnsan kendi seçtiği kitapları okurken ne kadar mutlu, öyle değil mi? Aslında Falcılar Kulübü Kızları okuma alışkanlığımı kaybetmemem için okuduğum, bir kaçış olarak gördüğüm bir seriydi diyebilirim. Zira o yıllarda Türkçe derslerimizde zorunlu okutulan ve pedagojik olarak da o yaşlarda o kitapları okumamızın doğru olmadığı kitaplar beni okumaktan bıktırmıştı. Ama ne yapalım, Uçurtma Avcısı‘nı okuyup anlamaya çalışacaktım. Bunu söylemeye utanıyorum ama gerçekleri inkar edemem: Bir sayfayı anlayarak okumam sanırım 10 dakikamı alıyordu. Sınıfta herkesin kitabı okuyup bitirdiği zamanlarda ben daha 40’lı sayfalarda falandım. Bu durumdan gerçekten de çok utanıyordum ve kendimi aptal olarak görüyordum. Sınıftakiler, “Sen hâlâ bu sayfada mısın?” demesin diye yirmişer sayfa atlayarak okumaya başlamıştım. Zaten her türlü anlamıyordum kitabı. Sınıf arkadaşlarım ikinci kitabı yarılamaya başlamışken dayanamayıp Uçurtma Avcısı’nı okumayı bıraktım ve Bin Muhteşem Güneş‘e geçtim. Haha, sanki ötekinden çok farklıydı! Ama en azından bir tık daha kolay okunabiliyordu. İnsan biraz büyüdükçe anlıyor aslında Khaled Hosseini’nin yazdıklarının ne kadar önemli olduğunu.
Her yaz tatili bitişinde kaç kitap okuduğumuzu sormandaki amaç nedir? Ona göre bir önlem mi alıyorsun? Yoo. Kitaplar istenerek, anlayarak ve keyifle okunması gerekir. Akranlarıyla yarışa sokularak ve az okuyanları aşağılatarak birine kitap okuma sevgisi kazandırılamaz. Üç ayda o 50 kitap okudu da ne oldu, kemale mi erdi?
İşte kitaplardan soğuduğum ve okuma alışkanlığımı kaybettiğim bu yıllarda televizyonda yayınlanan kısa bir çizgi filme denk geldim: Lenore. Çizgi film, Edgar Allan Poe’nun Lenore şiirinden bir alıntıyla başlardı: “İki kez öldü sayılır, bu kadar genç öldüğü için.” (Çev.: Nebiha Şentürk, 2016). Her ne kadar görünüşümde yansıtamasam da o yıllarda -sanırım ergenliğin etkisiyle- gotikliğe ilgim vardı ve Lenore da bu yüzden dikkatimden kaçmamıştı. 8. sınıftaki zorunlu okunacak kitapları da okumuş gibi yapıp mezun olduktan hemen sonra Poe okumaya başladım. Morgue Sokağı Cinayeti bilinçli olarak okuduğum ilk klasik kitabım olmuştu. Poe’nun, ölümü ele alış tarzı kaleme aldığı tüm yazılarını okutacak kadar beni çok etkilemişti. Hatta bazılarını üçten fazla kez okumuş bile olabilirim. Zira her okumamda yeni detaylar yakalıyordum.


Poe’ya rağmen hâlâ okuma alışkanlığımı tam anlamıyla kazanamamıştım. Hâlâ senede iki kitap okuyabildiğim için kendimi aptal sanmaya devam ediyordum. Nasıl empoze ettilerse okuduğun kitap sayısının zekayla bağlantılı olduğunu.. Fakat o da ne? Gotikimsi ergen Selene artık büyüyordu ve romantizm okumaya başlayacaktı. Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer! “Tarzım değil ama ilgimi çekti, bir okuyayım en iyisi.” Kitap okumadaki özgüvenimi kazandıran seridir kendisi. Hayatımda ilk defa bir kitabı bir haftada bitirmiştim. Serinin diğer kitaplarını da elde ettim ve ikinci kitabı da dört günde bitirmiştim. Bu kadar kısa sürede kitap bitirdiğimi gören ailem endişelendi ve daha yavaş okumamı önerdi. Onlar da alışık değiller zira, gözlerim bozulabilirdi! Ee, demek ben aptal değilmişim? Sadece istediğim kitapları okumuyor ve ilgimin ne olduğunu bilmiyormuşum.
10. sınıftan 11. sınıfa geçtiğim zamanlarda shojo animeler de izlemeye başlamıştım. Bir yandan İngilizcemi de geliştirmem gerekiyordu. Ee, neden o zaman shojo mangalar okumayayım? Lakin yetmiyordu, kalbimin sürekli pır pır etmesine bağımlı olmuştum. Daha fazla romantizm okumak istiyordum. Modern romantizm de güzel ama bir şey eksikti. 11. sınıftaki güzeller güzeli Edebiyat öğretmenim İ. sağolsun eksikliğin ne olduğunu fark ettirdi. Öğretmenim dünya ve Türk klasiklerinin özetlerini o kadar güzel anlatıyordu ki ilk defa bir derse severek ve isteyerek katılmamı sağlamıştı. Benim eksikliğim klasik romantik eserlerdi. O sıralarda zaten İngilizce kitap özeti ödevim için Jane Eyre‘i okumuştum ve belki de bu ödevden 100 almak beni bu türü okumama motive etmiş olabilir. Bunun üzerine annemin danışmanlığı sayesinde Jane Austen’in romanlarını okumaya başladım. Lisenin ilk yıllarında Leydi Susan‘ı okumuştum ama o yıllarda ölüm ve polisiye daha çok ilgimi çektiği için o duyguyu yakalayamamıştım. Bilinçli olarak okuduğum ilk Jane Austen romanı Umut Parkı (Mansfield Park) oldu. Ondan sonra gelsin gerisi. Kitaplığımda duran ama okumadığım Watson Ailesi kaldı geriye.
Sanırım yine okuma alışkanlığımı kaybettim ama bu sefer kitaplardan soğuduğum için değil. Bir türlü kendimi o moda sokamıyorum. Okumak istiyorum ama yok… Kitaplardaki duyguyu hissedemiyorum artık. Belki de yine tür değişikliğine gitmem gerekiyordur ama okumam gereken daha çok romantizm var. Bölümümden dolayı hep araştırma tarih okumak beni romantizmden uzaklaştırdı. Agrippa’nın Livia’yı gizlice sevdiği teorisini düşünmek dışında beni heyecanlandıran bir olay yok. Maalesef, mi Catulle, aşkı bana Jane Austen kadar hissettiremedin. En fazla “odi et amo”. Umarım en yakın zamanda 2013-2021 arasındaki okuma alışkanlığımı yeniden kazanabilirim. Kitap önerilerine açığım. Görüşmek üzere.





