Ankara’ya tam anlamı ile yerleşmem Eylül’ün başlarında oldu. Emlakçıda işleri hallettik, kontratı imzaladık, anahtarı kaptığım gibi hemen ilk öğrenci evimin yolunu tuttum. İstifayı verip Bodrum’dan geleli ancak birkaç gün olmuş, çok kötü yorgunum. Haftalardır 6 saatten fazla uyumamışım, dinlenmek fiilini unutmama ramak kalmış, kafam aylardır kazan gibi olmuş, insanlarla uğraşmaktan bitkin düşmüşüm….

O hissi bilirsiniz. Yeni bir eve yerleşirken ‘’vay be, burada mı yaşayacağım?’’ düşüncesi, değişen hayatınızın o an anlayamadığınız hızına bir virgül koyar.

Evet, burada yaşayacaktım. Kendime göre yaşayacaktım. İlk günden kolları sıvadım. Temizlik, eşyaların yerleştirilmesi, eksikler, onlar bunlar derken hemen gece oldu. Tabi, yaz sıcağının son demleri hala dışarıda. Pencereyi açtım, donumu giydim ve yattım yatağa. Huzurla karışık alışık olmadığım bir mutluluk hissi ile kafayı koydum yastığa…

Yarım saat geçti geçmedi, bir tıkırtı duydum. Korkuyla kafamı kaldırıp cama baktığımda ise tüy yumağı kocaman bir kedi ile göz göze geldik. Gece üç, daha yeni adımımı attığım evde uyumaya çalışıyorum, ve eşşek kadar bir kedi ile bakışıyoruz. Ben biraz korktum, korktuğumu görünce o da korktu. Hemen kamerayı açıp ‘’Beyler eve kedi girdi amk!’’ başlığı ile agalar grubuna videoyu yolladım. Ufak bir gerginlik ile o bir köşeye kaçtı, ben bir köşeye.

Normalde kedilerden pek hoşlanmam. Bilenler bilir, muhabbet kuşu manyağı bir adamım. Memleketten kuşumu getirme hayalleri kururken kedi çıktı başıma. Kedinin ve evin yabancısı olarak içerledim tabii. Koltuğun bir köşesinden o bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Evin içi sıcak fakat dışarısı da serin yani. O an kalbim yumuşadı, kovmaya kıyamadım. Kedinin yanına yaklaştım, çömeldim ve kendimi tanıttım. Kokladı, kokladı… Kafasını kaldırıp yüzüme baktı, sonra yine kokladı. Gözler yemyeşil, tüyleri aslan yelesi… ‘’Sen baya aristokrat duruyorsun lan…’’ diye geçirdim içimden.

Tanıştık. Oradan o geçti başka bir odaya, ben geçtim yatağıma, uyuduk. Sabah olunca hala yan odada uyuduğunu gördüm. Biraz takılır sonra gider sonuçta sokak kedisi diye düşünerek önemsemedim. Gittim peynir zeytin ne almışsam koydum önüme, çayla beraber yedim içtim.

Seslere uyanmış herhalde. Otururken bir anda üstüme atladı. Miyavlaya miyavlaya kafasını sevdirdi, sonra da senelerdir ben bakıyormuşum gibi üstüme yattı uyudu. Hiçbir şey yapmadan öylece durduk biraz. O masumluğu, hiç bilmeden bana güvenmesi, bir de aşırı tatlı olması… İçim tekrardan kıpırdadı. Dedim: ‘’Tamam. Bundan sonra benim bebemsin. Seni bebem ilan ediyorum.’’

Günler geçti. Sabahları dışarı salıyorum, akşamları da eve geri alıyorum. Beni sokağın başında, pencerenin önünde falan beklemeye başlar oldu. Beraber eve giriyoruz beraber evden çıkıyoruz, canımız sıkılıyor oyun falan oynuyoruz; öyle böyle bir süre sonra arkadaş olduk.

Tabi mahalleye alışınca da etrafı izlemeye başladım. Her taraftan bir kedi fırlıyor, her çalıdan bir şeyler miyavlıyor, gecenin geç saatlerinde de kedi çığlıkları her yeri inletiyor. Kediler de öyle tekir falan değil. Hepsi etli butlu, tüylü tüylü felaket tatlılar. Yakınlardaki bir parkta otururken Scottish türünden bir tanesi salıncaklarda falan oturuyordu, öyle bir yer. Bu kedi muhabbetine daha da içim ısınmaya başladı zamanla…

Sonra mahalleliden öğrendim ki benimkinin ismi ‘’Tosun’’ imiş. Tosun.

Baya Tosun yani. Mis gibi hayvana koydukları isme bak diye yargılamadan edemedim. Aslan yeleli, mis gibi Norveç Orman Kedisi hayvana Tosun ismini koymuşlar. Mahallemin sakinleri de yaşlı insanlar, bu sebeple isim konusunda aldıkları bu felaket kararı sorgulamadım. Bu bebenin bir de kardeşi varmış fakat başka biri bakıyormuş. Binanın etrafındaki Norveç kedilerinden siyah olanla kardeşlermiş. Ona da ‘’Şeytan’’ demişler kedi kara diye. Komik geldi, umursamadım.

Akşam oldu, bizimki yine camdan içeri girdi. Mamasını suyunu yedikten sonra oturduk salona. Aldım kucağıma bunu, seviyorum kafasını, ismi ile seslenirsem tepki verecek mi diye…‘’Tosun!’’ diye seslendim. Tepki yok. Bir daha denedim. Yine tepki yok. İçim bir rahatladı. Oh dedim, bu saçma sapan isme tepki vermemen harika. ‘’Tamam sen artık Tosun değilsin. Senin adını Cicciç koyuyorum.’’

Neden bu söylenmesi zor saçma isim seçtim peki? Eski muhabbet kuşlarmdan birisi cicikuş diyemiyordu, saçmalayıp yuvarlayıp ‘’cicciç! ‘’ diye bağırıyordu. Şakır şakır konuşan bir kuş olduğu için cicikuş kelimesi lügatımızdan çıktı ve yerini cicciç aldı. Ben ve arkadaşlarım, ailem Cicciç kelimesini zamanla tatlı gördüğümüz her şey için kullanmaya başladığımız bir ünlem kelimesine dönüştü:

Tatlı bir bebek mi gördük? ‘’CİCCİÇE BAK!’’

Ya da çok güzel bir çiçek mi gördük? ‘’RENKLERE BAK CİCCİÇ GİBİ!’’

Komik bir muhabbet kuşu videosu mu? ‘’LAN OĞLUM ŞUNA BAK CİCCİÇ MİSİN SEN?!’’

Örnekler çoğaltılabilir tabi ki. Hem eski kuşumun anısı yaşasın hem de kedimin üzerinde meşru bir hakkım olsun diye ona cicciç demeye başladım. Cicciç aşağı, cicciç yukarı… Günlerimiz öyle geçti.

Kedim ile tanıştıkça onda farklı şeyler sezdim. Mesela ne olursa olsun hiçbir gürültüye irkilmiyordu. Araba kornası, metal müzik, süpürge sesi… Bir insanın bile irkilmesine sebep olabilecek seslerin hiçbirini duymuyormuş gibi davranıyordu. Mesela elektrikli süpürgeyi çalıştırdığımda sadece kafasını biraz yukarı kaldırıyor, yargılayıcı gözlerle bakıyor sonra da kafayı geri koyuyordu.

Miyavlamasında da gariplik vardı. Normal kediler gibi miyav diyemiyor, sadece ‘’Ğıgghğ’’ tarzı, ufak bir hırıltıyla miyavlamaya çalışıyordu. Yürüyüşü desen aynı model gibi, kıvırta kıvırta geziyordu mahallede. Tüm bu salak özellikleri kedileri daha da sevmeme neden oldu.

Bu kadar şeyi neden anlattım biliyor musunuz? Bu güzel kedimin özelliklerini kendi hayatımda ne kadar uyguladığımı sorguladım bugün. Dışardaki seslere kulak asmaması, dışarı çıkıp istediği gibi takılıp tekrardan evine dönmesi, bir kedi olarak ‘’kedi’’ görevini layıkı ile üstlenmesi beni gerçekten etkilemişti.

Peki ben dışarıdan gelen seslere ne tepki veriyordum? Hayatım, yaşantım, yaptığım işler, takıldığım kişiler hakkında yapılan yorumlara ne diyordum? Hepsi bir kenara, kendime verdiğim değer ile dışarıdan gördüğüm değeri nereye koyuyordum?

Senelerdir hepimiz birbirimizi bilip bilmeden yargıladık. Düşüncelerimizi, sevgilerimizi, kinlerimizi sakladık. Eminim ki, bir dönem bile olsa, hepimiz dışarıdan ne duyduysak hakkımızda kendimizi o zannettik. Dışarda hakkımızda konuşulanlar o kadar önemliydi ki kendi sesimizi unuttuk. Nasıl güldüğümüzü, nasıl ağladığımızı, nasıl konuştuğumuzu… Kendimiz hakkında konuşan sesimizin tonunu unuttuk ve sadece başkaları hakkında konuşan sesimizi duyduk. Dışarıya, ekrana, dönütlere bağımlı bireyler haline geldik. Hala öyleyiz, hala belli bir noktada da öyle olacağız. Fakat sizi temin ederim, önce kendi içimize bakmadan güzel şeyler olmayacaktır.

İnsanın kendini tanıması bu dünyadaki yapabileceği en cesur hareketlerden biridir, böyle düşünüyorum. Kendini ne yol ile tanıyacağın ya da nasıl tanıyacağın işe tamamen şans ve olaylara bakış açımızla kaynaklı. Şanslıyım diyebilirim, çünkü çocukluktan beri elime kalem değmesi dünyayı nasıl yorumladığımı etkiledi. Eksikleri ve fazlalıkları ile bir insan olduğumu anlamak, hiçbir şey yapmak zorunda olmadığımı idrak etmek ve yaptığım şeylerden bir parça olsa da gururlanmayı tam anlamı ile kafama oturtmak için senelerimi geçirdim. Şimdi ise buradayım ve sizlere ‘’herhangi’’ bir kedi üzerinden çıkartığım dersi anlatıyorum.

Bu tostolak kediden öğrendiğim bir şey varsa o da kendi hayatımı dışarıdan aldığım dönütlere göre şekillendirdiğim gerçeğidir. Yorumlar elbette değerli, fakat kimin sizin hakkında ne niyetle yorum yaptığını ancak içinizdeki ses bilebilir. Kimseyi hiçbir zaman tam olarak tanıyamaz, kendinizi hiçbir zaman tam olarak ifade edemezsiniz.

O yüzden, insanlara konuştuğunuz sesi biraz unutun da kendinizle nasıl konuştuğunuz hatırlayın derim. Sevgilerle…

By Ahmet Kağan Sefer

Yitik Defter'in kurucusu. Çabuk sıkılır, insan sevmez. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi - Rus Dili & Edebiyatı Öğrencisi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir